Kapat

Mecburen dizi halinde yayımladığım ama aslında yekpare bir yazı olan bir çalışmanın nihayet sonuncu kısmını da burada yayımlıyorum. Bu çalışmada Türkiye’nin döviz kuru, ihracat, sanayi üretimi ve enflasyon gibi son derece hayati iktisadi sorunlarının hepsini tek bir sinir düğümü şeklinde içinde toplayan bir oranı “ithal girdi oranı”  meselesini ve bunun eşliğinde de kur geçişgenliği (bu arada iktisat yazını bu terimin “geçişgenlik” mi “geçirgenlik” mi olduğuna bir karar verse iyi olacak) hakkındaki tartışma ve araştırmaların başlıcalarını özetlemeye çalıştım. Bu konularda elbette -tatmin edici bulsak da bulmasak da- yüzlerce katkı ve çalışma var. Fark etmiş olacağınız üzere, hepsi de çok değerli iktisatçılar olan birçok ismi buradaki tartışma özetine dâhil etmedim.

Bu ihmalin 3 sebebi var:

İlki tahmin edersiniz ki zaten fazlasıyla uzun olan bu yazıyı daha da fazla uzatmamak…

İkincisi ise karşıt tezleri en net ve en belirgin şekilde savunanları bu yazıya aldım.

Üçüncüsü, tartışmada yer alan tarafların konularına hâkim ve saygın bir iktisat kariyerine sahip isimler olmasını ve kullandıkları bilgi, belge ve referansların sahici ve belli kalitede olmasına dikkat ettim.

Farklı görüşlere sahip olmamıza ve bu yazıda bazen bir heccav üslubuyla sert bazen, bir meddah usulüyle şakayla karışık eleştirdiğim mesela Prof. Kerem Alkin ve Prof. Asaf Savaş Akat, böyle isimlerdir. Aynı şekilde tartışmanın farklı kutuplarında yer alan mesela Mahfi Eğilmez ve Hakan Kara da öyle…

Benim bu tartışmadaki pozisyonuma gelince… Yine fark ettiğiniz üzere,  Mahfi Eğilmez ve Hakan Kara’nın pozisyonunu gerçeğe daha yakın görüyorum. Öte yandan özel bazı durumlarda Kerem Alkin’in söylediği cezrî tedbirlerle enflasyonu önlemek gerekebilir savını; yani zabıta denetimlerini filan, (bunu ilkesel olarak reddeden) liberal iktisatçıların tersine bazı durumlarda olabilir ve faydalı görüyorum. Piyasanın işlemediği savaş, deprem, kronikleşmiş ekonomik bunalım durumlarında birçok ülkede belli bir başarıyla uygulanmıştır. Ancak Türkiye şimdi bu durumda mı, tartışılır.

Yine ithal girdi oranı çok yüksek diye, “rekabetçi kur”un, olumlu etkisi şüphesiz azalmış olsa bile, hiçbir işe yaramayacağı fikrinde değilim. Meseleye statik değil dinamik bir bakış açısıyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada Kerem Alkin ve Asaf Savaş’ın eleştirileri faydalıdır.

Gelelim yeniden konumuza ve bu kez benim konuyla ilgili daha kapsamlı değerlendirmeme…

Hem Türkiye sanayiinin ve hem de ihracatının ithal girdiye bağımlılığı Türk ekonomisinin belki de en büyük sorunu. Her iki konuyu da ele alan geniş ve güncel bir araştırma ise ortada yok.

Peki teşhis konulmadan tedavi nasıl olacak?

Diyelim hasta kanser… ama kaçıncı evrede, hangi cinsten? Hastanın MR’ı çekilmeden, gerekli diğer ölçümler yapılmadan nasıl tam teşhis koyacaksınız, nasıl tedaviye başlayacaksınız?

Türkiye’de rekabetçi bir kur cari açığı kapatır mı, kapatırsa bile hangi hız ve ölçüde kapatır? Eğer ihracatın ithal girdi oranı iddia edildiği gibi %50 civarı veya daha üstündeyse ihracattaki artış ithalatı da arttıracağından cari dengeyi yeterince hızlı veya güçlü düzeltemez.

Eğer sanayideki ithal girdi oranı çok yüksekse bir döviz kuru yükselişinin enflasyonist etkisi çok yüksek olacaktır. Peki ama ne kadar? İşte onun için bu tartışmanın geniş ve güncel bir araştırmayla sonuçlanması lazım.

Türkiye sanayi maalesef ithalat açısından bakıldığında bir anlamda kansere yakalanmıştır. Bunu biliyoruz. (Kerem Hoca’nın orada bir sorun yok demesine rağmen kendi verdiği kaynaklarda bile bu sorunun varlığının kabul edildiğini gösterdik. O kaynaklar bu konuda yıllar içinde çok hızlı bir bozulma yaşandığını gösteriyor.)

Bilmediğimiz şey bu kanserin kaçıncı evrede olduğu ne ölçüde vücuda yayıldığı… Öyle olunca da ne kur seviyesi, ne enflasyonla mücadele, ne de cari açıkla mücadele, ve elbette ne de sürdürülebilir bir büyüme sağlamak yolunda önümüzü görerek bir adım atamıyoruz.

Bütün adımlar, karanlıkta el yordamı ile atılıyor. O yüzden sık sık tökezliyoruz, yuvarlanıyoruz; yaralı bereli zar zor ayağa kalkıyoruz. Böyle olmak zorunda değil.

Gazeteciler veya genel olarak fikir adamları hükümetten yana veya karşı taraftan olabilir ama ekonomi ve dış politika gibi hayati konularda bu asla boş bir fanatik yandaşlık noktasına tırmanmamalı. Bu alanlarda, kör yandaşlık (tıpkı kör muhaliflik gibi) hem ülkeye hem de bizzat savunmak istediği siyasi görüşe zarar verir.

“**

Buraya kadar, bu yazıyı, sadece doğrudan ve dolaylı olarak, Türk ekonomisinin bu en önemli konusundaki tartışmaya katılanların görüşlerini ve dayandıkları, çalışmaları özetlemeye ayırdım.

Şimdi biraz da bu tartışmadan ne anladığımı ve tartışılan tezler hakkında kendi fikirlerimi anlatayım.

Bu noktaya kadar hâlâ okuyan varsa ve sıkıntıdan bayılmamışsa, bari sağ salim yazının sonuna erişsin diye olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım.

**

Önce biraz çuvaldızı kendimize yani biz ekonomistlere batırarak başlayayım. Sosyal medya, özellikle de Twitter, karakter kısıtı gibi özellikleri nedeniyle, teorik mevzuları tartışmaya çok uygun değil. Ve evet seyirciler (takipçiler) önünde yapılan her münazara bir miktar tribünlere oynama eğilimini yaratıyor; gerçek kanıtlar yerine elverişli polemik unsurlarını daha fazla öne çıkarıyor, tartışmanın taraflarını gereğinden fazla keskinleştiriyor, sertleştiriyor.

Bu tartışma Twitter’daki başka iktisat tartışmalarına göre, biraz da katılımcıların karakter özelliklerinden dolayı oldukça yumuşak ve bir yere kadar da verimli geçti denebilir.

Uzun uzadıya, tartışmanın cevap ve karşı cevaplarının birçoğunu verdiğim bu tartışmadan da izleyicileri aydınlatan bir iki tane bile net sonuç çıkmadığını söylersem bilmem haksızlık etmiş olur muyum? Bırakınız net sonuçları nerede hangi konularda ne sebeple ayrışıldığı bile pek ortaya konamadı. En önemlisi de referans verilen çalışmaların amaçları, birbirinden farklılıkları da doğru dürüst ortaya konamadı. Birbirinden farklı göstergeler neredeyse birbirinin muadili gibi kıyaslandı. Doğru bir tartışmanın başlangıcı olması gereken ilk adım, yani tanımlar ve terimler üstünde anlaşmak bile mümkün olamadı. Böylece ihracat içindeki ithal girdi payı, imalat sanayi içindeki ithal girdi payı ile, o da toplam işletmelerdeki ithal girdi payı ile aynı şeymiş gibi bunların oranları birbiriyle kıyaslandı. Farklı amaçlarla yapılmış araştırmalar da öyle… Tartışmadaki değerli iktisatçıların hiç biri bir makalede bu tür bir hata işlemezdi. Dediğimiz gibi sosyal medyanın tabiatı böyle.

Tartışmanın konusuna ya da konularına gelince…

Bütün o araştırmalara baktıkça gördüğüm şey şu:

  1. İmalat sanayiinde ithal girdinin oranı çok yüksek. Gerçekten derli toplu ve tam anlamıyla yeni bir araştırma yok ama kanaatim %50’nin üzerinde olduğu… Bazı sektörlerde bu oran % 70 civarlarında… Daha kötüsü son 1-2 yılda ne oldu bilmiyoruz ama bu oranın yıllar içinde hızlanarak artmış olduğunu bütün araştırmalar gösteriyor. Bütün araştırmalar, hâttâ genel oranı nispeten düşük bulan Prof. K. Alkin’in de referans verdiği araştırma dâhil, bu bağımlılık oranının halen çok hızlı artmakta olduğuna işaret ediyor. Yani hastalık ister kimilerinin söylediği gibi neredeyse son evrelerinde, ister kimilerinin söylediği gibi henüz ilk evrelerinde olmuş olsun, hızla yayıldığı konusunda bütün araştırmalar hemfikir. O zaman yapılacak şey belli. “Türkiye’nin durumu bu bakımdan kötü değil” demek, “yaklaşan depremde bize bir şey olmaz” demekle aynı.
  1. İmalat sanayinin nispeten yüksek teknolojili alanlarında ithal girdi oranı daha da yüksek. Çünkü Türkiye’nin yatırım malları ve yüksek teknolojili üretimi çok kısıtlı; hem miktar hem kalite olarak… Bu durum çözülmezse Türkiye’nin sık sık atıf yapılan “orta gelir tuzağı”ndan çıkması imkansız.
  1. Ülkedeki mal ve hizmet üretiminin tamamının ortalamasına bakacak olursak, ülkenin ithal girdi oranı bir miktar normalleşiyor. Sebebi birçok hizmet sektöründe ithal girdi oranının çok düşük olması. Böylece ortalamada Türkiye ekonomisinin ithal girdi oranı OECD vb rakamlarında bir miktar güzel gözüküyor ama bu çok yanıltıcı bir görünüm. Akademide hüküm süren neoklasik iktisadın da bu konudaki ayrım kapasitesi çok sınırlı. Gerçekten artı değer yaratan ve bunların arasında da yüksek artı değer yaratan sektörlerdeki olumsuzluğu, aslında artı değer yaratmayan veya çok az yaratan kimi sektörlerin (örneğin bazı finans ve perakende/toptan ticaretin) düzeltebilmesi olanaksız. Biz düzeltir zannetsek de, üretken sektörlerdeki, sanayideki o olumsuz katsayı bir süre sonra sebebini anlamadığımız bir şekilde bütün ekonomiye, bu arada da hizmetler sektörüne de sirayet eder.
  1. İhracatın içinde ithal girdisi ortalama sanayiden biraz daha yüksek. Ama tıpkı sanayideki gibi burada da alt dağılımlar önemli. İhracatta hizmet sektörünün ağırlığının az oluşu, ithal girdi oranının yüksek olmasına neden oluyor. Fakat yakın zamanlara kadar Türkiye tekstil ve tarım gibi emek yoğun ihracat kollarında kısmen rekabetçi olabiliyordu. Tarımsal girdilerde dahi ithalat bağımlılığının son derece yükseldiği 2002-2020 arası bu büyük avantajdan da yoksun kalındı. Artık en önemli tekstil girdilerinden mesela pamukta neredeyse tümüyle dışarıya bağımlıyız. Türkiye’nin, bir “take-off”, bir kalkınma hamlesi yapacaksa muhtaç olduğu yüksek teknolojili ihracatta ise ithal girdi oranı iyice yüksek.
  1. Bütün bu olumsuz göstergelere karşın, meseleye statik bir bakış açısıyla yaklaşmak doğru olmaz. Evet yanlış ekonomi politikaları sonucu, Türkiye’de sanayi ve ihraç sektörlerindeki ithal girdi oranının yüksekliği, Moody’s’in son raporunda da belirtildiği gibi doğrudan kriz unsurlarından biri haline geldi. Ve buradan çıkış da belirttiğimiz kısır döngü nedeniyle kolay değil. Berat Albayrak uzun süre elden geldiğince frenlenmeye çalışılmış döviz kuru yükselmeye başlayınca tuttu Nasreddin Hoca’nın “ben zaten inecektim” fıkrasındaki gibi “rekabetçi kur”un faziletlerini anlatmaya başladı. Rekabetçi kur cari açığı azaltabilir gerçekten ama bu ya ihracatın artışı ya ithalatın azalışı ya da ikisi birden gerçekleşirse mümkün olur. Eğer bir ithal ikamesi süreci yaşanmazsa ithalatın azalması ekonomik bunalımı sadece derinleştirir. Moody’s’e  bakacak olursak, rekabetçi kur artık eskisi gibi ihracatı da arttıramıyor; çünkü ihracatta ithal girdi oranı çok yüksek. “Rekabetçi kur”un (ki bu kurun ne olduğundan da Berat Bey ya da bir başka ekonomi yöneticisi hiç bahsetmiyor; anlaşılan kur alıp başını nereye giderse rekabetçi kur o olacak) ihracatı arttıramayacağı tezini en son Prof. Hayri Kozanoğlu da Birgün gazetesine yazdığı bir yazıyla savundu. Kozanoğlu bu iddiasını üç sebebe bağlamış: 1. Döviz cinsinden maliyetlerinizin düştüğünü bilen dış piyasa sizi iskontoya zorlar. 2. İhracatın büyük kısmı imalat sanayine, orada da otomotiv vb gibi ithal girdi oranı yüksek sektörlere bağlıdır. 3. Liranın değer kaybı ihracat şirketlerinin muhtaç olduğu finansmanı pahalılaştırır. (Bkz. https://www.birgun.net/haber/rekabetci-kur-cari-aciga-care-olur-mu-315615 )

Bu iddialar şüphesiz büyük ölçüde doğrudur doğru olmasına ama kanımca mutlak bir sonuca zorlamazlar bizi. Benzer bir tartışma 1980’lerde Özal ihracatı rekabetçi kur ile yükseltmeye çalıştığı zaman sol eğilimli (çoğunlukla sosyal demokrat Keynesçi) iktisatçılarca benzer gerekçelerce eleştirilmişti. Aynı dönem ben kısa ve orta dönemde ihracatın artabileceğini iddia etmiştim; öyle de oldu. Ancak uzun dönemde ithal ikamesi süreci işlemediği takdirde ihracat yükselişini sürdürebilmek mümkün değildi ve Özal’ın tam tersi yönde politikaları kendi “ihracata yönelik sanayileşme” politikasını kendi eliyle öldürdü.

Bu yaşanan geçmişten pekala ders alabiliriz ama…

“Rekabetçi kur” orta ve uzun vadede, şansımız yaver gider de krize saplanmadan inatla sürdürülebilirse bir müddet sonra, bir cins hedeflenmemiş, kendiliğinden ithal ikamesi başlar ve zaman içinde ithal girdilerin daha büyük bir kısmını Türkiye’de üretmek kârlı hale gelir. Otomotiv sektörü gibi dışa marka bağımlılığı olan sektörlerde bu belki ancak çok az ve çok uzun zamanlarda gerçekleşir ama diğer, Türkiye’nin eskiden ithal girdi bağımlılığı az olan sektörlerinde know how’ın da mevcut olması sebebiyle 2-3 yıl içinde bu dönüşüm belli bir seviyede gerçekleşebilir.

Özetle ihracat ve sanayideki ithal girdi bağımlılığı içinden çıkılamaz bir tuzak ya da kaçınılmaz bir alınyazısı değildir. Yeter ki sorunu inkâr etmekten vazgeçelim. Hastalığın tedavisi teşhisten, o da öncelikle hasta olduğunuzu kabulden geçer.

  1. Konunun bir başka mühim noktası ise döviz kurunun enflasyona geçirgenliği (pass-through) meselesi. Yani bir kez kur yükseldiğinde, eğer bu geçirgenlik katsayısı yüksekse, maliyet enflasyonu nedeniyle enflasyon da artıyor ve enflasyonun artışı ise bir süre sonraki yeni döviz kuru artışlarının tetikleyicisi oluyor. Alın size bir kısır döngü daha…

Peki ama acaba bu geçirgenlik katsayısı ne kadar? Önceki maddelerde vurguladığım gibi bunu da genel ortalamaya ilişkin ve statik bir bakışla değerlendirmek yanlış olur. Örneğin rahmetli Güngör Uras’ın 2015 yılındaki bir yazısında TCMB’nin verdiği brifingde bu konuyu da işleyip şöyle bir mesaj verdiğini görüyoruz: “Daha önceleri 15 – 20 seviyesinde olan döviz kurlarının enflasyona geçirgenliği, dolar bazında ithalat fiyatlarındaki düşüş ve zayıf ekonomik aktivite nedeniyle yüzde 10 seviyelerine geriledi. Kurun mevcut seviyelerde kalıcı olması durumunda, döviz kurunun enflasyona geçirgenliği 2015 sonunda yüzde 7,2‘ye gerileyebilir.” (Bkz. https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/gungor-uras/merkez-bankasi-ne-yapiyor-2104682)

Bir başka konu da geçirgenliği neye göre hesapladığınız… Aşağıdaki makalede yapılan ekonometrik çalışmada TÜFE üzerindeki kur etkisi % 7,5 civarında olurken, ÜFE üzerindeki etkisi aylar içinde %17,5’tan başlayıp 6. ay sonu % 26,7’ye kadar tırmanmakta.

(Bkz. Dedeoğlu ve Kaya, Model Belirsizliği Altında Döviz Kurunun Enflasyona Etkisi, Central Bank Review

Vol. 15 (May 15), pp.79-93

https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/6864d45b-b3f5-478f-ad50-0d00d14d85fc/May15-4.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-6864d45b-b3f5-478f-ad50-0d00d14d85fc-m3fB70A)

Bu konuyla ilgili son bir yorum yine eski TCMB Baş Ekonomisti Hakan Kara’dan geldi. Hakan Kara Reuters haber ajansına verdiği röportajda şöyle diyor:

“Son yıllarda enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarında bozulma gözleniyor. Enflasyon dinamiklerine yakından baktığımızda geçmişe endeksleme ve döviz kuruna duyarlılığın arttığını görüyoruz. Kurdan yurt içi fiyatlara bir yıllık geçiş etkisi 2004-2017 döneminde %15 civarındaydı. Zaman içinde değişen parametre yöntemi kullanılarak yapılan çalışmalarda son yıllarda bu etki %20 25’lere doğru yükselmiş görünüyor” (Bu alıntıyı Hakan Kara’nın da paylaştığı Sözcü haberinden aldım. Bkz. https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/hakan-kara-6037569/ )

Demek ki yıllar içinde ekonominin durumuna göre bu geçirgenlik katsayısı epey değişebiliyor. Yani içine düştüğünüz girdabın şiddeti de farklı olabiliyor. Eğer bu oran düşükse girdabın dışına kendinizi sıkı bir hamle ile atabilirsiniz. Yok, çok yüksekse işiniz gerçekten zordur. Öte yandan o girdabın hızı da beklentiler, kurumlara duyulan güven gibi birçok başka kritere bağlı. Yani beklentileri olumlu yönde ve (yargı, TÜİK, TCMB, vb gibi) kurumlara duyulan güveni restore edecek politikalarla önce girdabın hızını, kısır döngünün sertliğini bir miktar azaltırsanız buradan da sıyrılmak zaman içinde mümkün. Ayrıca geçirgenliğin farklı enflasyon ölçütlerine göre şiddet ve sürekliliği de değişiklik gösteriyor. Tüketici fiyatları ve üretici fiyatları endeksleri üzerindeki bu etki farkı, aynı zamanda beklenti ve talep faktörlerini yansıttığından ekonomik konjonktürün daralma ve genişleme fazlarında da çok farklı seyirler gösterecektir.

  1. Meseleye dinamik bir bakışla görülecek olumlu etkiler yanında ne yazık ki olumsuz etkileri de göz ardı edemeyiz. Örneğin ithal ikame etkisinin kendini göstermesi sürecinde aynı anda belki daha şiddetli bir olumsuz etki kendini gösterebilir. Ekonomide bireysel ve kurumsal borçluluk düzeyi çok arttığı için döviz kurunun uzun süre “rekabetçi” seviyede tutulması şirket bilançolarında ve hanehalkı bütçelerinde çok yıkıcı bir etki yaratabilir; bizatihi bu etki yeni ve bu kez, istenmeyecek ölçüde büyük bir döviz kuru şokunun tetikleyicisi olabilir.

Benzer bir dinamik bozulma süreci, genel ekonomik ortalamada ithal girdi katsayısını düzelten finans sektörü ve toptan/perakende ticaret sektörü gibi hizmet sektörlerinin de bu kez genel ekonomik gidişatı bozucu etkenler haline gelmesine neden olur. Bu hizmet sektörleri, döviz kuruna maliyetler, beklentiler ve piyasa kredileri/finansal krediler, finansal kırılganlık mekanizmaları yoluyla bu kez farklı kriz mekanizmalarını tetikleyebilir.

  1. Özetle toplumun ekonomik bünyesi bir oranın belli bir zaman anındaki basit etkisiyle açıklanamayacak kadar karmaşık (kompleks) bir yapı. Bu yapı çok çeşitli ve birbirine ters yönde güçlerin zaman içinde farklı ağırlıklar ve farklı sonuçlar sergilemesiyle dalgalı bir denizi andırıyor. Yani iyi bir kaptan ve mürettebat ile elden geçirilip “yapısal sorunları” düzeltilmiş bir gemiye ihtiyaç var.

Peki ortadaki manzara böyle mi? İşte bunda çok şüpheliyim:

Kaptan pembe müjdeler vermekle meşgul, gemi ise su alıyor!

@cakman4

KAYNAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Kapat
%d blogcu bunu beğendi: